alo, benim bir hayalim vardı?

31 Ekim 2008 Cuma

sen harekete geçmeden, harekete geçmesini istediğin çok az şey görevini yerine getiriyor. Diğer bir deyişle ağlamayan çocuğa kimse mama vermiyor !

Ben de ağlamaya karar verdim. Sorup soruşturdum...

-hani beni kurabiyelerinizle birlikte mutlu bir hayata alacaktınız? dedim...

cevap geldi...(parantez içindeki tepkiler ''telaşlanmayın'' tadındaydı)

Beklemede kalın, hani yapabilirsek, oldurabilirsek pek tabi; zaman zaman.

Elmadan bir ısırık alıp kaçmak olmaz. Madem ki elma sepeti konuldu önüme, ben de bir elmayı gözüme kestirdim, elimi çabuk tutsam hiç fena olmayacak. Gördüm ki sepeti farkeden elma severlerin sayısı artıyor.

(bahsi geçen elma= bir nevi geleceğe dair ideal meslek)

gizli gizli :)

29 Ekim 2008 Çarşamba

Hepimiz hayatımızın bir döneminde muhakkak tuhaf şeyler yapmışızdır di mi? Zaten aşık olduğunda, ya da aşık olmak demeyelim de birinden biraz da olsa hoşlandığında abuk sabuk davranmaya başlamaz mı insan.. Kaç yaşına kadar abuk sabuk davranılır bilmiyorum, son vukuatım abuk sabuk davranmaktan ziyade mutlu anlarda pozitifliğin, mutsuz anlarda da depresifliğin dibine vurmak şeklinde idi. (hâlâ öyle değil mi zaten..)

Demek ki bir yerden sonra kesiliyor abuk sabuk davranışlar. (tek bir örnekle genellemeye varan insan kişisi! bu benim için geçerli olan bir genelleme, sizinkini nereden bileyim.)

Şu satırların yazarı olan kişi 16 yaşındayken her gün çıkış saatinden yarım saat önce kardeşini beklemeye giderdi okula. Kardeşi alacak insan çoktu aslında ama sLn "hayıııııır ben gitmeliyimmmm" diye atlardı. (kendi okulumdan koşa koşa çıkıp geliyorum onun çıkışına yetişebilmek için.) Çünkü o dönem epey değer verilen bir şahsiyet de gelmekteydi okula o saatlerde. sLn 1. sınıfa giden kardeşini almaktaydı, diğer zat koskocaman yeğenini almaya gelmekteydi okula. Durum epey komikti yani :D Karşılaşabilmek adına yolu uzatmalar falan.. Konuşulacak konu uydurmalardan bahsetmiyorum bile. Şimdi baktığımda komik geliyor o günler. O zaman mide bulantılarıyla giderdim okula...

Bu okula gitme günlerinden önce, daha yeni yeni aklımıza düşmeye başlamışken karar verdik arkadaşlarla, çaktırmadan fotoğrafını çekeceğiz. Arkadaşımın evinin bahçe duvarında oturmaktayız gün boyu, o da sürekli önümüzden geçiyor bir aşağı bir yukarı.. O zamanlar şimdiki gibi dijital fotoğraf makineleri ya da fotoğraf çeken telefonlar yok tabi, bildiğin filmli makinelerden biriyle çekeceğiz fotoğrafını.

Duvarın arkasında pozisyon aldık, bahsi geçen erkek kişisi sırıta sırıta geçti önümüzden (ay düşününce sinirim bozuluyor) biz de ardından hemen yapıştık makineye. Yanılmıyorsam 10-15 civarı poz çektik. ben tepinmekteyim tabii, "ay nolur çabuk bitirelim filmleri yaaa" diye. Neyse filmler bitti, makineyi fotoğrafçıya götürdük, ertesi gün alacağız fotoğrafları.
O gece bitmedi tabi bir türlü.
Ertesi gün oldu, gittik almaya fotoğrafları, fotoğrafçı zarfa baktı, "kızlar sizin fotoğrafların hepsi yanmış" dedi :s
Bu böyle sinir bozucu bir anımdır. Sinir bozucu olan kısım fotoğrafların yanması kısmı değil, bahsi geçen zat-ı muhterem için harcanan her bir saniyenin kayıp oluşudur ve bunun geç anlaşılmasıdır.

Neyse efendim 16-17 yaşlarındayken çocuksunuz hâlâ, sonradan fark ediyorsunuz aşk sandığınız şeylerin aslında basit heyecanlar olduğunu. (en azından ben böyle görüyorum.) Çocuklukta yapılan herşey saçma geliyor, abartılmamalı, gülüp geçiyorum bak şimdi.

Ben bu konuyu durup dururken açmadım, eski cdleri karıştırırken içinde bir fotoğraf buldum da onun için açtım.

15-16 yaşındayken yaptıkların "çocukluk"tur, pekiiiii üniversite hazırlıkta yaptıkların da çocukluk sayılır mı :)
Üniversite hazırlıkta da aynı şeyi yapmışız efenim biz ve tamamen unutmuşum :) Şimdi fotoğrafı görünce gülme krizine girdim :D

Bahsi geçen oğlan İngilizce hazırlıkta, biz Fransızcadayız. Bahsi geçen kişinin kod adı "sarı". Ruh hastası bir kişilik. Kantinde karşı masaya oturup gün boyu dik dik bakıyor, yan masadaysa imalı imalı cümleler gönderiyor bizim masaya falan. Ben buna ilk zamanlar uyuz oluyorum, sonradan sevimli gelmeye başlıyor. Aradan yıllar geçti, yeni yeni fark ediyorum ki hoşlandığımı sanmışım. Sanmak ifadesi önemli burada, dikkat çekmek isterim.

Neyse efendim bu "sarı" kişisi bir gün kantinde süzülmekteyken (sivrisinek edasıyla bir süzülme bu. incecik ve upuzun bir adam bizim sarı ve gün geçtikçe de inceliyor) arkadan fotoğrafını çekmişim ben bunun. Sonra bir tane de profilden almışım. En son olaya el koyan bir arkadaşım (versem mi ismini bilemedim, isterse yorum olarak yazsın ben yaptım, kara murat benim diyerek.) almış eline telefonu, adamın yüzüne tutup şak diye çekmiş fotoğrafı. Bizim sivri sarı şey de sanki poz vermiş. (vermiş de olabilir, dangalaktı hafiften.) Cd'de o fotoğrafı buldum işte, yarım saat düşünüp güldüm. Hâlâ okulda karşılaşıyoruz, resmin çıktısını alıp eline mi tutuştursam acaba ne yapsam :p

Fotoğrafı koymayı istiyorum buraya ama ortak arkadaşlarımız var, benim bilmediklerim de olabilir. Ya ne bileyim, Marmara küçük yer, mühendislik fakültesiyle yabancı diller arası yürüyerek 2 dakika. Kulağına çabuk gidebilir bu durum :p Havaya sokmaya ne gerek var kendisini :D

Velhasıl kelam lisede yaptığıma çocukluk diyebiliyorum ama üniversitedekine ne desem bilmiyorum.

Dünya ne çabuk değişiyor değil mi? Artık facebooka yazıp kaydedebiliyorsunuz siz gençler fotoğrafları, bizim zamanımızda facebook mu vardı beee :p

Anlattım bak rahatladım :p
(tuhaf bir şey söyleyeyim, ben bunları hatırlarken öyle zorlanıyorum ki... O'ndan öncesini tamamen silmiş gibiyim hafızamdan. tuhaf di mi?)

Şahsi kanaatim

Her okuduğumda güldüğüm bir Yiğit Özgür karikatünü paylaşasım geldi :)) (Yiğit Özgür'ün gülmediğim kaç tane karikatürü var ki gerçi :-/ )

Bir engel gelir, bir engel kalkar

28 Ekim 2008 Salı

Birileri girmeme izin verdi sonunda şükür. Kaç gündür blogumuzun yüzünü göremiyordum. Zaten bilgisayarıma da birileri girişi engellemiş bir kaç gündür sorunlu,bana inat açıılmamakta direniyor.

Neyse ki şu an buradayım. Günlerdir yazmaktan uzak bir halde elim kaleme gitmeden, kelimeleri toparlayamadan, dikkatsizlik halinde sürünüyorum.Havalar da bozuk,evden çıkasım yok. Önümüzdeki bir ay boyunca, yani abartısız dört hafta hergün bir sınavım olacak. Bunun bilincinde olmama rağmen ben oturmuş dizi izleyip boş boş yayılıyorum.

Hayatımın gelecekteki kısmı bir kaç gün öncesine kadar belirsizdi. Yavaş yavaş şekil almaya başladığını söyleyebilirm. Uzaktan öyle görünüyor ki buralardan ayrılıp gerçek anlamda "uzak" olan başka bir dünyaya gideceğim. Her ne kadar bunun gerçekleşecek olmasından emin olmasam bile ihtimalin yüksekliği beni olacakları düşünmeye itiyor. Şimdiden bunların endişesi,hüzünlü ve mutlu stresi başladı diyebilirim.

Bir süredir yazamadığım için yaptığım kısa bir açılış girdisi olacaktı bu. Fazla uzatmadan öyle bırakayım. İleride herşey netleşince olanlardan ve olacaklardan bahsedeceğim.

Planların doğru gerçekleşmesi umuduyla hoşçakalın :P...

Basın açıklaması :))

Pharosumuz bloglara henüz erişemiyor.

e.d'mizin durumu daha da vahim, bağlantısı bile yok garibimin şu an.
Elimizde bir tek sLn'in kaldığını üzülerek bildiririm.
Meydan bana kaldı yani :p
Hadi kızlar gelin artıkkkkkkkkkkkkkkkk :)))))

Bu kişiye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

26 Ekim 2008 Pazar

Met Üst birkaç ay önce çizmişti bunu, yakın zamanda sokakta görmeye başlar mıyız acaba...


Evlere gelip ağzımıza bant yapıştırırlar belki.
Olur.
Olmaz diye bir şey yok.
Bekliyorum ben...

25 Ekim 2008 Cumartesi

İnsanda yazma isteği falan bırakmıyor bunlar!?

hah blogger'ı da yasakladınız boyunuz uzadı di mi?
Nedir google'la alıp veremediğiniz?
Google'ın satın altığı youtube'u kapattınız.
Google groups yasaklıydı bir ara, sonra nasıl olduysa açıldı.
Yine bir google hizmeti olan blogger'a el attınız bu kez.
Aranızda bir husumet var ama çözemedim. Gerçi google bunun farkında mı bilmem. Tavşan-dağ ilişkisidir belki sizinki?!

Yasaklamanın gerekçesini bilmiyoruz. Yasaklandığını bildiğimiz 3-5 site var, birkaçı mp3 vs paylaşım sitesi, Adnan Hocayla ilgili bir site var, içeriğine bakmadım ama adres adnanhocam.blogspot muydu neydi, evrimle ilgili olduğunu sandığım bir iki blog var vs. (içeriklerine bakmadım ama isimlere bakınca böyle bir sonuç çıkıyor.)

Onlar zaten yasaklıymış, bugünkü yasaklamayla ilgileri var mı bilmiyorum ama binlerce sitenin sadece3-5 site yüzünden kapatıldığına eminim/eminiz.

uffff çok sinir bozucu!

şişe kulesi

23 Ekim 2008 Perşembe

Okul kantininde Füsunlu işkence dakikalarının gelmesini bekleyen boş insanlar nelerle uğraşır?


İşte bunlarla:

Tabi nereye kadar bunlar böyle durabilir ki? Durmaz efendim nasıl dursun...
Arkalarında poz vermişti tasarımcı kardeşlerimiz, güzel bir fotoğraf çekecektik eserleriyle bir arada... O sırada küçük bir sarsıntı sonucu eser yerle bir oldu... Kendisinden geriye güzel fotoğraflar, deli olduğumuza iyice kanaat getiren kantin insanları ve neşeli kahkahalar kaldı...

Bu da ölüm anı:

Gördüğünüz eller-kollar internet alemlerinin gülü, pek sevimli blog yazarımız Freudiye'ye ait, onun da açıklamasını yapalım :p

Beni üzer mi bu şarkı?

22 Ekim 2008 Çarşamba


Üzen, yani nam-ı diğer hüzünlü şarkılar genel olarak büyük çapta tutulan şarkılar olurlar. Anıları canlandırması gibi bir meziyetleri vardır, algısı eskiden yana hala açık olanlar için. Eskiye dair görmezden duymazdan gelmek her yiğidin harcı değildir biliriz çoğumuz. Sonra anıları öyle sade bırakmayı da pek başaramayız genellikle şarkılar eşlik eder akıldan geçen görüntülere. Bunu neden yaparız? Önce görüntü sonra ses mi gelir yoksa sesi duyunca mı uyanır tüm görüntüler...Biraz karışık burdan bakıldığında.

Her ne kadar renkli anlara şahit olabilen şarkılar mevcut olsa da konumuz acı verenleriyle ilgili.

Balkonda oturuken bir yerlerden Candan Erçetin şarkısı duymak bana annemi hatırlatır hep ben o yüzden Candan Erçetini pek yüzüm gülerek dinleyemem. Sonra güzel görüntüler kollarını açıp, koşarak uzaklardan gelir ve hemen ciddi anlamda acıtan anları kucaklar ve geriye itmeye çalışır. Önce ''güzel olanları hatırlaman gerek'' sloganıyla.

Sonra aklıma Sertap Erener gelir. Üstünden zaman geçince komikler grubuna ayrılan ama yaşadığın anda içini çok acıtan yaralar aklına gelip yerleşir çaktırmadan.

Bunlar ilk akla gelenler tabi durumun rehaveti oldukça fazla. Liste böyle uzayıp gider. Acı çektirir sana o şarkılar ama listenden kaldırmaya cesaretin yoktur çoğu zaman.

Sarıp sarıp sarmalarsın...sandıklarda saklayıp günü gelir cam vitrinlere bile koyarsın...


İstemediğin ot...

21 Ekim 2008 Salı

İstemediğin ot dibinde bitermiş.

İstemediğin ot burnunda bitermiş.
İstemediğin ot burnunun dibinde bitermiş.
İstemediğin ot başında bitermiş.
İstemediğin ot g.tünde bitermiş.
vs.
hangisi doğru bilemem ama şu sıra bolca kullanıyoruz. (istemediğin ot başında bitermişi kullanıyorum ben ama doğru mu bilmem.)

4 kişilik gruptan 3'ü aynı gün içinde "istenmeyen ot"larla karşılaşınca insan yine bir tekrar etme isteği duyuyor.

Sabah evden çıkınca gördüğün ilk insanın görmeyi en son isteyeceğin insan olması da tuhaf elbet. Biraz da sinir bozucu.. 

Görmeyi istediklerim var aslında benim. Onları bu tarafa alsak da yerine şunu göndersek?!

Bu sözün doğrusunun hangisi olduğunu bilen beni de aydınlatırsa pek sevinirim.

İstemediğiniz ot'lardan uzak bir hayat geçirmeniz temennisiyle... Sevgiler sunarım, sundum..

Polonya anıları devam...

19 Ekim 2008 Pazar

Bir önceki yazımda Krakow'daki anılarımdan bahsetmiştim. Oradan birkaç foto paylaşmak isterdim ama Krakow'da malesef fazla fotom yok. Polonya'nın genelinden bir kaç fotoyu paylaşacağım:) (İstek üzerinedir. Gezdim gördüm gösteriyorumcu değilim O_o. Öyle gibi görünse de...)

Şöyle başlayalım;



ilk foto Krakow'dan... Elimde fazla foto olmadığını söylemiştim o yüzden elimdekiyle idare edin:) Krakow meydan..(old town).








Yukarıdaki iki foto ise Varşova'dan. İlkinde gene old town'da ben.

Bu sefer Polonya'nın merkezine doğru iniyoruz bu sefer ismini unuttuğum bir kasabada göl kenarında bir evdeyiz bir haftalığına.Bölgedeki evlerin tamamı ağaç ev ve çoğunluk çatılar neredeyse yere kadar iniyor. Cennetten bir köşe işte buyrun fotolar;



Son olarak Zakopane adı verilen dağllık bölgede hatta ve hatta dağın tepesinde bir otelde kalıyoruz. Buradaki anılarım Krakow'dakiler kadar unutlmaz ve yaşanılacak cinsten.



Bu yukarıdaki iki foto tatilimin en güzel günlerinden 4ünü geçirdiğim yerlerin fotoları:).
ilk yer Zakopane'de kaldığımız otel. Bomboştu biz ikinci müşteriydik ve bu yer dağın en tepesinde, etrafında yapı yok ve muhteşem bir manzaraya sahip (özellikle geceleri).
alttaki mekan ise otelimize bir kaç adım uzaklıkltaki yerel pub. Ah ahh nasıl da hatırladım şimdi...

Kaldığımız yerde turist pek yoktu. Genellikler yerel halk ve kafa dinlemeye gelen ortayaş üstü insanlar vardı. Her sabah kahvaltıdan sonra uzunca bir yürüyüşe çıkar öğlene doğru otelimize döner iyi bir uyku çekip akşam üstü balkonda otururduk. Müzik dinleyip birşeyler yudumladıktan sonra gecenin ortaya çıkardığı muhteşem gökyüzünü beklerdik. Saat gece 22.00 olduğunda bu bahsettiğim pub'a gider biralarını yudumlayıp yöresel müziklerle dans eden insanların arasına katılırdık. Neredeyse hayatımda gördüğüm en neşeli insanladı:). Yaşlı genç farketmez herkes biraları elinde bağıra bağıra muhabbet eder,muhabbet sessizliğe geçtiğinde de müzik açılır dans ederlerdi. Gece yaklaşık 02.30'a kadar süren bu rutin eğlenceye daha önce de bahsettiğim o muhteşem gök yüzü eşlik ederdi.

Aslında orası sevgiliyle gidilip romantizm yapılacak mekanlar arasında baş sırayı çekiyor kanımca. Fakat şartlar öyle el verdiğinden sevgili dostumla yalnızları oynadık:). Huzurun,neşenin ve hüznün tadını o şekilde de alabildiğimizden, sevdiğin biriyle orada geçireceğin zamanın tadını düşünemiyorum bile.

Polonya'ya tekrar gitmek istiyorum. Yalnız,grupla,sevgiliyle,dostla farketmez. Ama tadı hala damağımda... Gdansk ziyaretimden de daha sonra bahsederim artık bugünlük bu kadar yeter..:)

Umarım birgün sevilenle beraber herkes aynı duyguları yaşar...

bebek mavisi

18 Ekim 2008 Cumartesi

Geçtiğimiz günlerden birinde bir arkadaşımla Kadıköy'de yürüyoruz. O sırada karşıdan nşa teyze diyeceğimiz yaşlarda birinin geldiğini gördük. Yaş olarak 5o-6o civarı diyebilirim size...


Kısa saçlarını bebek mavisine boyamış, (bebek mavisi ne ola ki diyenler bir zahmet google'a bir yazıversin rengin ismini :) ) dizlerinin biraz üzerinde kalan bir etek ve ceket giymiş. Yüzünü görmeseniz en fazla 3o yaşında dersiniz. İki kız olarak döndük ve baktık kadının arkasından :)) 

İnanın o kıyafetler gençlerin üzerinde bu kadar hoş durmayabiliyor. (durmayabiliyor değil, birçoğunda durmuyor.) Ben 22 yaşında bir insan olarak saçlarımın uçlarını mora boyatmayı uzun bir zaman istedim ama cesaret edemedim. Kadın bütün saçlarını mavi yapmış yau :)))

Maşallah dedim ama içimden, taciz eder gibi değil :p

Biz de öyle olabilsek diye baktık baktık iç geçirdik :-/ 

Sağlıklı beslenme ve yaşama isteğim iyice artıyor böyle insanları gördüğümde ama beceremiyorum pek :((

Bir rüyaydı, geçti ve bitti.

15 Ekim 2008 Çarşamba


İki sene öncesinde bir cumartesi akşamı... Saat 23.00...
Panayır alanını andıran, insanların son derece dertsiz göründüğü, sorunların barınmadığı bir meydan düşünün. Hemen hemen bütün insanlar alkollü fakat sapıtan,sataşan yok. Herkes gülüyor,eğleniyor. Saatli kulenin karşısındaki sokakta üç genç müziklerini yapıyor. Etrafında insanlar toplanmış pür dikkat onlar izliyor. Diğer bir köşede iki sevgili yanak yanağa poz vermiş,yüzlerinde uzun zamandır orada oturduklarını az çok belli eden bir ifadeyle orta yaşlı sanatçı amcamıza poz veriyor. Heryer ışıl ışıl,gözlerimiz kamaşıyor.

Ben ve arkadaşım havanın güzelliğine ve ortamın ahengine kendimizi kaptırmış yürüyoruz. Sürekli en son ne zaman bu kadar huzurlu ve mutlu olduğumu düşünüyorum. İşte, o "hiç bitmesin" dediğim anlardan biri daha. Geçiyor fakat durduramıyorum.

Çok yakın olmadığını düşündüğümüz fakat çok da uzak olması imkansız olan biryerden insanın uçmasını kolaylaştıracak bir piyano sesi geliyor. Çok buğulu bir şekilde kulağıma kadar gelen diğer melodilerin seslerini de tek tek duyuyorum. Farkında olmadan oraya yürüdüğümüzü anlıyoruz. Birbirimize bakıp, aynı şeyleri düşündüğümüzü farkederek arkadaşımla gülüşüyoruz.
Tek kelime etmeden geldiğimiz o yolda insanların ne kadar mutlu olduğunu görmek beni birkez daha şaşırtıyor. Kendi hissettiğim huzuru da düşünerek bunun orada normal olduğunu anlıyorum.

Ses gittikçe netleşiyor. Belli ki ileride bir yerde konser var. Hemen içecek soğuk birşeyler kapıp konser alanına gidiyoruz. Vardığımızda başka bir büyülü atmosfer bizi karşılıyor. İnsanlar yerde oturmuş,kendinden geçmiş ve sanki dünyada değillermişçesine sahnedeki jazz grubunun müziğini dinliyorlar. Sahnede genç bir piyanist solo atıyor, trionun diğer orta yaş üstü elemanları da müziği tamamlıyorlar.

Saatin 03.00'a yaklaştığını farkettiğimde ürperdiğimi hissediyorum. Hava serinlemiş olmasına rağmen konserlerin ve eğlencenin sabaha kadar devam ettiğini öğreniyorum.
Oradan kalkıp oturacak kapalı bir mekan aramaya karar veriyoruz. Geldiğimiz yolu yavaş yavaş geri dönerken alkolün etkisiyle birbirlernin üstüne sızıp uyuya kalan gençleri gözlemliyorum. Birbirlerine sıkıca sarılmış bir halde yatarlarken hepsinin oranın yabancısı olduğu belli oluyor.

Ara sokaklardan birine dalıyoruz. Pawel,iki binanın arasında ufak bir yer farkediyor. Yürümekten yorulmuş olduğumdan kabul ediyorum ve içeri giriyoruz. Taştan duvarlara sürterek merdivenlerden aşşağıya indikçe yerin altında başka bir müzik ziyafeti çekildiğini hemen anlıyorum. Bu sefer kapalı,ufak, her tarafı taşduvarlarla çevirli olan ve küçük bir mağara oyuntusunu andıran bu ufacık mekanda 2. masa olarak yer alıyoruz.
Saat yavaş yavaş 04.oo'a geliyor. Bu minik mekanın uç tarafında bulunan ufacık bir sahne bütün duyulan müziğin başlangıç yeri oluyor.
Bu sefer elinde saksafonuyla sahneye çıkan ve mekanın sahibi olduğunu öğrendiğim cazcı amca muhteşem bir solo atıyor. O saatte, öyle bir mekanda duyulmak istenecek en güzel ses kulaklarımmı okşuyor. Bu sefer oradan hiç kalkasım yok,mümkün olsa evimden uzak olduğum her saniyeyi orada geçireceğim.
Gözüm sahneden kayıp Pawel'a gidiyor. Beni farketmesinin imkansız olduğunu görüyorum çünkü onun da gözler kapalı, kafası müziğe tempo tutmuş sallanıyor.

1.5 saat sonra, sabah 6'ya doğru oradan ayrılıp otelimize gidiyoruz. Fakat ben kendimi o kadar kaptırmışım ki son derece yorgun olmama rağmen kalkmak istemiyorum.
Krakov'da geçirdiğim üç gecemde de o mekandaydım. Birdaha fırsatım olursa gene orada olacağım. Hayatım'ın belki de en güzel anlarından birkaçını geçirdiğim yerleri o kadar özledim ki... Şimdi düşünmek rüyadan farksız. Çünkü o zaman da gerçek bir rüyadaydım sanıyorum.

Not: Yukarıdaki fotoğraf da mekanın fotoğrafıdır. Uzun uğraşlar sonra bulduğum fakat sonra gene kaybettiğim web sitesinden alıntıdır. Bakıyorum,özlüyorum...

ön yargılar, dolduruşa getirmeler falan filan üzerine...

Henüz tanışmadığın bir insan hakkında öyle şeyler söylenir ki bazen daha tanımadan nefret edersin. Ama kaçarı yoktur, tanışılacaktır...


Tanışılır sonra, biraz gözlemlersin, bakarsın ki anlatıldığı gibi değil pek. İncelersin, düşünürsün, yok ya yok değil işte.

Hakkında özellikle söylenen sinir bozucu bir şey vardır. Günlerden bir gün (o gün bugündür.) gerçekten öyle olup olmadığını görme fırsatı çıkar karşına. Bakarsın ki o söylenenin tam tersi şekilde davranır bahsi geçen kişi. Herkesin kazık atma ihtimali olduğunu iyi bildiğin için fazla iyi şeyler söylemek de istemezsin aslında ama bunca zaman korkutan, tanımadığın bir insana karşı seni öfkeyle dolduran insanlara da kızarsın içten içe... 

Bir de ders çıkarırsın burdan, kimseyi yargılamamalısın başkalarının söyledikleri yüzünden. Her insan bir şansı hak eder, kendin tanımalısın, ona göre değerlendirmeni yapmalısın...

(her insan bir şansı hak eder derken sadece bir şans verilir, kullanamayana "güle güle" denir demek istemiyorum tabi :p istersem 300 ayrı şans veririm bir insana, kime ne :p )

yüzsüze yüz yapmak için gerekli malzemeler...

14 Ekim 2008 Salı


Bir adet sabırlı insan gerek efendim öncelikle...hele ki uğraştığınız yüzsüzlerin sayısı artarsa aynı anda biraz sabır katsayınız da yükselir.

Küfür etmeyi hapşırmak, öksürmek gibi gerçekleştiren, etrafındaki yaşlı insanlara moruk muamelesi yapacak hatta yapan, sırada bekleme kavramlarına bir hayli yabancı üç ortaokul öğrencisini milletle dalga geçemeye çalışırken görseniz ne yapardınız ?

Ben en son o üç küçük görünümlü ama masumiyetten bir hayli uzak insan yavrularını ayaklarından tutup ters çevirmek bile istedim. Hiç abartısız korku filmi repliklerini düşündüm. Kendi filmim böyle mi olacaktı dedim. Soğuk kanlı olsam kesin katil olurdum bile dedim.

Bir otobüs kuyruğu düşünün bir hayli uzunca...Siz önlerde biryerlerde beklemektesiniz önünüzde ayakta durması bile oldukça zor sevimli insanlar var. Sonra o bahsi geçen 3 genç gelir. Biri kız, ama hanımefendi olma ihtimali hiç düşünülmemiş gibi küfürlere öncülük eden o. İki oğlan beraberinde, onlar daha sevimli gözüküyor fakat onlarında kaderi ortak sayılır. Çaktırmadan otobüse herkesden önce binmeye çalışıyorlar. Sonraki saniyelerde içinde benim de olduğum bir grup insan tarafından uyarılıyorlar. Ama gelişen süreçte ben çocuklara söylenirken buluyorum kendimi. '' Size hiç yakışıyor mu bu uzun kuyrukta bu kadar bekleyen insanın hakkını yemek? '' halbuki gayet şık duruyor onların üstünde. Sonra dedim önüne geçiren insanlar ayakta kalmaya mahkum olabilirler ama diğerleri durumdan bir haberdi o sırada. Büyütülmemesi gereken bir durum belki çok da, ama insan o anki yüzsüz tavırları görünce bir hayli sinirleniyor elinde olmadan. Velhasıl, bu olay bana neyi kanıtladı derseniz belki size de
bireysel anlamda birşeyler kanıtlar paylaşmak isterim:

Öğretmen adayı iseniz formalı gençlerden feyz alıp ortaokul ve lise öğretmeni asla olunmaz dersiniz.

Hak, adalet gibi kavramlar aileden çocuğa geçer büyük oranda ki o çocuklardan biri babasından bahsederken bunu onaylarsınız.

Şımarık gözüken çocuklara ''ne ayıp şey!'' tavrında yaklaşmamanız gerekir aslında, sizi çok fazla dikkate almayabilirler, çünkü direkt onlara yönelik olumsuz tavır söz konusudur. başkalarının hakkını savunmak size mi kalmıştır kalmadıysa sinirlerinizi avuç içlerinize alınız. Gazete kağıdı gibi düşünüp buruşturup üstünde zıplayınız.(zihinsel egzersiz) gazeteleri zıpladığınız yerde lütfen bırakmayın!

Eğer cebinizde birikmiş sinir harbi taşıyorsanız lütfen o çocukları görmezden gelin...yaşasın huzur: )




borcam kabusu

13 Ekim 2008 Pazartesi

Evinde kutusundan çıkmamış borcam tepsi ya da tencere olmayan var mıdır :)) Ben henüz denk gelmedim. Klasik düğün ve ev hediyesidir. Çoğunlukla kullanılmaz, bir sonraki düğünde başkalarına götürülür...

Bu durumu çevresinde çok sık gören biri olarak bu karikatürü gördüğümde epey bir güldüm :D Umut Sarıkaya'nın tespitlerine hayranım :))
Siz de okuyun, evinizde kutusundan çıkmamış borcam varsa siz de karikatürde kendinizi bulun istedim :p

Sevgiler...

Schhh

12 Ekim 2008 Pazar

Schweppes kısa film festivali tanıtımlarını tv reklamlarından görmüş olabilirsiniz, filmleri http://www.schhh.com.tr/ adresinden izleyebilirsiniz ;)


Şu an 3 tane film var izleyebildiğimiz, 2 tane de yolda.

İlk filmimiz "Consequence",  yönetmeni Noah Marshall. İspanya yapımı bir kısa film. Ben beğendim.

İkinci filmimiz "Magnifique" yönetmeni James Pilkington. Fransız yapımı, türü komedi. İzlediğim 3 film içinde en az beğendiğim bu oldu. Fransızlar başka bir konu üzerine bir şey yaptıklarında ben şaşkınlıkla izliyorum, çoğunlukla da yapmıyorlar zaten. Zamanında okuduğum bir kitapta Eiffel kulesini kastederek fransızların kendilerini temsil etmesi için dev bir penis seçmelerinin ne kadar manidar olduğundan bahsedilmişti. Hak vermemek imkansız... (hangi kitap olduğunu sanırım hatırlıyorum ama emin değilim, ünlü biri söylemiştir de kitapta alıntı yapılmıştır belki, şu an anımsayamıyorum.. Yanlış bilgi vermeyeyim ama cümlenin içeriği buna benzer bir şeydi.)

Üçüncü filmimiz "Jet Black". Kezia Barnett'in yönettiği kısa filmin türü suç-cinayet. En çok bunu beğendiğimi söyleyebilirim tereddütsüz ;) 

Yakında izlemeye başlayacağımız 2 filmden ilki "signs", türü romantik-komedi. Romantik komedilerle bir süredir aram iyi değil ama ismi bile gel izle diyor bana 8-) "işaretler" 
Bazen tek ihtiyacımız olan bir işaretmiş...

Diğer filmimizse "The collector", Melanie Bridge'in yönettiği bir sessiz film. Türü dram. Konusu da hoş göründü bana ;)

İyi seyirler :))

Bir bayanın sahip olması gereken 100 şeyMİŞ

10 Ekim 2008 Cuma

Yine oturmuş günlük maillerimi karıştırıyorum, konu bölümünde "fwd:fwd: oku bak ne komik ha ha ha" ya da "fwd:fwd:oku ve neler olacak gör. ben denedim oldu çok şaşıracaksın" gibi şeyler yazanları "hı hı oldu tamam" diyip siliyorum, o sırada gözüme "bir bayanın sahip olması gereken 1oo şey" diye bir mail takıldı. Neden bilmiyorum önce karakter anlamında sahip olmamız gerekenler diye düşündüm, sonradan bir de açtım baktım ki giysiymiş hepsi. Hepsini paylaşmayacağım, ama bir kısmını paylaşacağım birazdan sizlerle, elbette benim yorumlarım da olacak :)


Mail şöyle başlıyor: "Beden, stil ya da bütçenizin hiç önemi yok..." Ne olursa olsun sahip olmalıymışız bunlara. Muhtemelen Türkiye'de de yayın yapan yabancı bir derginin orijinalinden çevirip aynen yayınladığı listelerden biridir bu diye düşünmek istiyorum. Bu tür cümleleri genelde öyle yerlerde görürüz ya.. "Paran olup olmaması önemli değil, alacaksın kardeşim bunları" tadında bir cümleyi nedense bir yurdum dergisine yakıştıramadım. Sizce neden? Tek tip insan var yurdumuzda zaten, refah düzeyimiz aşmış gitmiş, tamam listede çok pahalı şeyler yok ama yine de Türkiye şartlarını düşününce...

Başlayalım.

Madde 3: "Siyah mini elbise." Yanında yazan cümle şu: "siyah mini elbisesiz nasıl yaşayabiliyorsunuz?" Şahane yaşıyorum! Hiç siyah mini elbiseye ihtiyaç duymadım. Mini sıfatına sahip hiçbir kıyafete de özellikle ihtiyaç duyduğum olmadı. Tercih meselesidir, benim tercihim de bu yöndedir. Oldu mu?

Madde 4: "Siyah uzun pantolon." Evet buna katılıyorum, kurtarıcı gibi bir şey olabiliyor siyah pantolon. Zavallı bir stajyer için olmazsa olmazlardan biri :-/

Madde 6: "Tayt. Mutlaka bulundurun." Ben çocukken nefret ederdim taytlardan, o zaman epey yaygındı. Sonra ortadan kayboldu, hayat normale dönmeye başladı, bir de baktım ki geçen yıl taytlar hortladı! Nefret ediyorum efendim taytlardan, bulundurmayacağım. Var mı bir sakıncası?

Madde 9: "Babet" Haklıymış, valla haklıymış, normalde nefret ederim babetlerden. Ama staj dönemine girince acilen alma ihtiyacı duydum ve bu ihtiyaçtan da nefret ediyorum. MEB duy sesimi, bırak şu kıyafet zorunluluğunu! Yaşasın spor ve rahat giyim!

Madde 10: "Jartiyerli çorap."  hı hı tamam, jartiyerli çorabım olmamasının ezikliğini yaşadım 22 yıl boyunca, hemen alacağım söz! Tövbe yaaaa, hadi diğer maddeler dışarı çıkarken kolaylık sağlaması açısından gerekli diyelim, her ortama uygun kıyafetler biriktirmemiz konusunda yol göstermiş bize canlar ama jartiyerli çorap???

Madde 11: "Seksi iç çamaşırı" Pekiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiyyyyyyyyyy :D 

Madde 14: "Tutturmalı kalın kemer" İnsanların kendi belirledikleri tarzları olması ve ona göre giyinmeleri daha güzel değil midir? Siyah pantolon gerekli ve faydalı bir şeydir anladık ama kalın kemer ne kadar gereklidir? Olmazsa olmaz mıdır? Ben kalın kemerlerden tiksiniyorum, yine de almalı mıyım?

Madde 15: "Converse." Benim için olmazsa olmaz olabilir evet, ama nasıl ki yukarıdaki kalın kemer benim için tiksinilesi bir şeydir, asla kullanılmayacak aksesuarlar arasındadır, işte Converse de birileri için kullanılmayacak şeyler arasında olabilir pekâlâ. Tarz konusundaki sorumu tekrarlamayacağım..

Madde 17: "Askılı elbise. Yaz-kış kullanabilirsiniz." Kış? Askılı elbise? Zatürre mi olalım?

Madde 25: "Etekli takım." Lazımmış valla :s 

Madde 27: "Kırmızı ruj. Size güçlü ve seksi hissettirecek." Kırmızı ruj sürünce palyaço gibi olanlar var, ten rengine göre seçilmeli makyaj malzemesi. Palyaço gibi olanlar da kullansın mı kırmızı ruju yani? Kırmızı ruj Marilyn Monroe'ya yakışırmış, beyaz tenli insanlara yakıştırırım ben de kırmızı ruju, misal Scarlett Johansson'a da yakışır, ama herkese yakışır mı? Yakışmaz! Ben şu an düşündüğümde ikisinden başka kimseyi bulamadım mesela :D

Madde 33: "Kışın kıyafetlerinizin içine giyeceğiniz ince askılı t-shirt." Bak buna da katılıyorum, çok faydalı bir şey. 

Madde 41: "Pamuklu karikatürlü pijama." Bu da olmazsa olmaz yani hı? Karikatürsüz olsa. Ha ben severim o ayrı ama herkes sever mi? Hayır!

Madde 45: "Sloganlı t-shirt." Ben üzerinde yazı yazan şeyleri (t-shirt, sweat shirt, pijama vs.) çok severim ama herkes sevmez ki di mi ?!

Madde 46: "İyi bir kışlık bot. Bir gün dağa tırmanırsanız gerekebilir."  Ya maili gönderen ekledi ikinci cümleyi ya da bu listeyi yapan gerçekten şaka yapıyor :s

Madde 47: "Bir arkadaşınıza çay içmeye giderken giyeceğiniz rahat giysiler." Çay içmeye giderken giymek için özel giysilerim yok, günlük hayatta giydiklerimi tercih ediyorum, ekstra bir rahatlığa ihtiyaç duymuyorum çay içerken, hiçbir arkadaşım da bu kıyafet çay içmeye uygun değil deyip geri çevirmedi beni bugüne kadar..

Madde 51: "CK ONE kokusu." koku-ten uyumu diye bir şey duymuş mudur bunu yazan? Her kokunun herkese gitmediğini bilmez mi? 100 ml CK ONE'a 118 YTL'yi bu ülkede herkes gerçekten verebilir mi? Yazan buna inanmakta mıdır? (fiyatını google'dan arayıp buldum, fiyatını net olarak yazmış olmam yanlış bir düşünce oluşturmasın. Onu da söylemek istedim. Çok param var bu tür şeylerle uğraşmam anlamında değil ama tabi, o da yanlış anlaşılmasın :D )

Madde 60: "Deri eldivenler." Yorumum: hahahahahaha. 

Madde 61: "fötr şapka." İşte tiksindiğim bir diğer aksesuar, geçtiğimiz yıl boyunca bütün tikkylerde gördüm fötr şapka. olmazsa olmaz mıdır gerçekten?

Madde 69: "Bacaklarınızı saran dar bir jeans." Burada da "beden, stil ve bütçenizin önemi yok" cümlesindeki "beden" elemanı devreye giriyor. Dar pantolon her bedenden insana yakışır mı be güzelim?

Madde 71: "Siyah bir ceket." staj için sahiden faydalı.

Madde 75: "Dikkat çekici, iri taşlı, büyük bir yüzük."  Tiksinilen bir diğer aksesuardır benim için. Onsuz çok güzel yaşıyorum 22 yıldır, bir 22 yıl daha yaşarım, inanıyorum.

Madde 76: "Büyük ve taşlı kolye." 

Madde 77: "Büyük avize küpe." 75+76+77 topluyoruz hepsini, ışıl ışıl dolaşıyoruz, ben diyeyim Bülent Ersoy siz diyin Dolmabahçe sarayının ışıltılı salonlarından biri. Işıltılı ruj da süreyim mi bunlarla birlikte?Görenler "anam bir şey geliyor" desin ama ne olduğumu yaklaşana kadar anlayamasınlar. 
-Bu yürüyen bir avize
-Bu bir uzaylı
-Bu Bülent Ersoy
-Aaa hayır yau bizim sLnmiş bu!
("-bu bir kuş 
-bu bir uçak
-hayır bu superman" diyalogundan esinlenilmiştir bariz şekilde.)

Madde 83: "Moda kıyafetleriniz ıslanmasın diye şemsiye." Şemsiyenin bütün varoluş amacı moda giysileri ıslanmaktan korumaktır di mi? Fönüm bozulmasın, boyam akmasın diye şemsiye taşıyanlar var tamam ama bu madde fazla abartılı bence. Şemsiye ıslanmamak içindir, moda giysileri korumak için değil.

Madde 92: "büyük güneş gözlüğü." yorum: yine hahahahahahahahahahahaha. stil? tarz? duydun mu böyle kelimeler sevgili yazar?

Madde 98: "kırmızı oje." kırmızıdan nefret ederim, ojeden nefret ederim, kırmızı ojeden nefret ederim. onsuz yaşayabilirim ben, beni bırakın siz devam edin!

Madde 1oo: "Kaftan." Oldu canım benim. 

Yaşasın insanın kendi tarzına, yaşayışına, bedenine, bütçesine göre olmazsa olmazlarını belirleyebildiği özgür dünya.. Bütçe dedim ama tabi keşke bütçe konusunda biraz daha yakın olsa insanlar birbirine, her isteyen alabilse istediğini ama maalesef...

(başlığa "bayan" yazdım ama mailin konusunda öyle yazdığı için öyle yazdım. Yoksa kadın kelimesi hakaret değildir, kaba bir ifade falan da değildir, bağğğyandan daha bile güzeldir benim için. Mümkün olduğunca da onu kullanırım.)

Kırılgan haller...

Bugünlerde çok dalgın,çok yorgun ve çok mutsuzum... Sebebi belirsiz. Dönem dönem gelen o hışırtılı bunalımlardan sanırım. Herkese,herşeye acıyorum kendimden başka. Sokakta bir kedi görsem alıp koynuma sokasım, çocuk görsem güldüresim, yaşlı nine görsem sarılasım var. Uzun zamandır yoklamamıştı beni bu bozuk ruh. Birden geldi sert çarptı,toparlamaya çalışıyorum.

İçimde bir yerlerde ezilen ekmek kırıntıları var. Günahtır diyerek vicdan azabı çekiyorum. Raftaki yamuk kitaplar, kapağı açık cd kutuları,ortalıkta dolanan pastel boyalarım sinirlerimi bozuyor. Takıntılarım arttı, sorunlarım var. Geç düzelen bir bozukluk benimkisi, bütünletilmeyen bir avuç dolusu bozukluk.

Önümde 5 ay yaşayacağım bir yalnızlık var. Sevdiklerimden uzak,gözümü korkutan koca bir "ben",yalnız ben. Korkular saracak etrafımı,şimdiden başladılar,kaçış yok!.
Dağılmış boyalarımın üzerinde duran parmak izlerimin varlığı belirsiz. En son ne zaman kullandım? ne zamandır oradalar? ben ne zamandır huzurluyum ki hala aynı yerdeler ?

Geleceğim parça parça, aynı renkten oluşan bir çok şekil... Ben yapbozun neresindeyim? Doğru yerde olmak istemiyorum, köşeliyim ama merkezdeyim. Hergün gülen ben, herkesin mutlu gördüğü ben gerçekten ben miyim? Öyleyse şimdi neden böyleyim? İçimde bir ses izin verme diyor;

"yanlış yerde olman yapbozu bozmaz,sadece diğer parçaların da yerini değiştirir. Sen gene aynı yerdesin. Sadece sen ol ,herkesi boşver." diyor...

Dinlesem mi?...

4. sınıf, mezuniyet, iş, sinir, stres...

9 Ekim 2008 Perşembe





4. sınıf sinir-stres yaptı hepimize. Ne iş yapacağımızı bilmiyoruz, bazılarımız ne iş yapmak istediğini bile bilmiyor (bkz.ben), arkadaşlarımızın bazıları harıl harıl iş arayışında, birileri sınavlarla uğraşıyor, birileri evleniyor... Herkes bir şeyler yapınca insan iyice stres oluyor.

İnsanın, hayatının ne yönde devam edeceği konusunda en ufak bir fikrinin bile olmaması ne zormuş!
İş başvurusu yaparken bize de tavukları sorarlar mı acaba.
Offfff

Pilobolus,muhteşem bir gösteri

Mailime gelen muhteşem bir videoyu sizinle de paylaşmak istedim. Gerçekten alkışı hakeden harika bir gösteri. Beğenilerinize sunuyorum...

Buyrun;


video

Bir karım olsun istiyorum!

8 Ekim 2008 Çarşamba

Hayır, bunu ben demiyorum :) Judy Syfers diyor.


Düzenli aralıklarla mail kutusunda gördüğüm bir maildir, her defasında başka biri gönderir ama biri mutlaka gönderir.
Az önce yine gelmiş, buyrun okuyun :)

Bir Karim Olsun Istiyorum 

Karilar olarak siniflandirilan insanlardan biriyim. Ayni zamanda bir anneyim. 

Bir süre önce karisindan yeni bosanmis bir arkadasima rastladim. Bir çocugu vardi ve tabii ki çocuk eski karisiyla yasiyordu. Yeniden evlenmek istedigini söyledi. Bir aksam evde ütü yaparken bu arkadasim aklima geldi ve birden benim de bir karim olsa hiç fena olmaz diye düsündüm. Neden bir karim olsun istiyordum? 

Kendimi ve bakmakla yükümlü oldugum digerlerini destekleyebilmek için yüksek ögrenimimi bitirmek isterim. Karim ben okulu bitirene kadar çalisip bana bakar. Çocuklarimiza da bakar. Onlarin doktor-disçi 
randevularini kollar, iyi beslenmelerini saglar. Her zaman temiz ve bakimli olmalarina dikkat eder. Karimin çocuklarima her zaman sevgi göstermesini, okul ve sosyal iliskilerinde basarili olmalarini saglamasini isterim.
 
Ben derslerimden zaman ayiramayacagim için çocuklari gezdirmek, hasta olduklarinda bakmak, özel ilgi gerektigi zamanlarda ilgilenmek karimin görevleri arasinda olur. Karimin gerektigi zaman isten izin alabilmesi mümkün olmali, ama bu, isten atilmasina neden olmamali. Bu izin almalar, maasindan kesintilere yol açabilir, ancak o kadarina göz yumabilirim. 

Karimin benim fiziksel ihtiyaçlarimi da karsilamasi gerekir. Evimi temiz tutup benim ve çocuklarin arkasindan toplayip düzeltir. Giysilerimi temiz ve ütülü, esyalarimin da aradigim anda bulabilmem için yerli yerinde olmasina özen gösterir. Karimin iyi bir ahçi olmasini, yemek alisverisini ve pisirecegi yemekleri iyi planlamasini, yemekte bana ve çocuklara güler yüzlü davranmasini, yemekten sonra da benim ders çalisabilmem için bulasiklari yikamasini isterim.
 
Hasta oldugumda bana bakip sevgi gösterir, kaçirdigim dersler için beni avutur. Tatile gittigimizde dinlenebilmem için çocuklarin beni rahatsiz etmemelerini saglar. 

Karimin görevlerinden yakinmamasini isterim. Ancak çalismalarimda karsilastigim sorunlari anlatmak istedigimde beni ilgiyle dinlemesini ve gerektiginde yazdiklarimi temize çekmesini beklerim. 

Karimin sosyal hayatimin ivir ziviriyla ilgilenmesi gerekir. Disari çikacagimiz zamanlarda çocuk bakicisi bulmasini, arkadaslarimi eve davet ettigimde özel yemekler yapip ikram etmesini, ancak ben ve 
arkadaslarim ilgimizi çeken konularda konusurken sözümüzü kesmemesini isterim. Çocuklarin beni ve konuklarimi rahatsiz etmemeleri için karimin onlari erken yatirmasini isterim. Konuklarin küllükleri temiz 
mi, tabaklari bosalmis mi, içkileri var mi, kahveleri tam istedikleri gibi mi? Bu gibi ayrintilara özen göstermesi gerekir. 

Karimin cinsel gereksinimlerim konusunda da duyarli davranmasi gerekir. Istedigim zaman tutkuyla sevismeli ve beni doyuma ulastirmali. Ve tabii eger havasinda degilsem benden cinsel ilgi beklememeli. Baska çocuk istemedigimden karimin dogum kontrolü konusunda tüm sorumlulugu almasi gerekir. Bana sadik olmasi, entellektüel hayatimin bir takim kiskançliklarla kesintiye ugramamasi bakimindan önemli. Ancak benim cinsel ihtiyaçlarim monogamiye kati bir bagliligi gerektirmeyebilir. Bunu anlayisla karsilayacak bir karim olmali. 

Eger bir rastlanti eseri simdiki karimdan daha uygun biriyle karsilasirsam, karimi yenisiyle degistirme özgürlügümün de olmasi gerekir. Yeni bir hayata baslayabilmem için karimdan çocuklari almasini ve benim de yüzde yüz özgür olabilmem için onlarin tüm sorunlariyla ilgilenmesini beklerim. 

Okulu bitirip de ise basladigimda karimin kendini tam anlamiyla görevlerine adayabilmesi için isini birakip evde oturmasini isterim. 

Tanrim kim bir karisi olsun istemez ki?

yorumsuz :)

ve huzurlarınızda Hilmi!

7 Ekim 2008 Salı

İşte o adam!

Alemlerin kralı, Marmara Fransızca'nın en akla zarar hocası, sınavlarda 30 sayfayı noktası virgülüne ezberlediğimize inanan güzel insan, konudan konuya atlama uzmanı, dünya üzerindeki bütün profesörlerin ya kankası ya da öğrencisi. İşte o ya, o, ne desem boş onu anlatmak için :D işte o adam, işte Eda'nın objektifinden Hilmi  :)

Dönem dönem kendisini uzun yazılarla anlatıyorum zaten, sevgili blog arkadaşlarım da akıllarına gelenleri eklerler kendisiyle ilgili, anlatılmaz yaşanır bu adam! Hilmi bizim herşeyimiz!

karışık konserve

Kırmızı ağaçta mavi elma gibi, sırıtıyor hayat zaman zaman üstünde asılı olduğu uzay ağacında. Bir gariplik var duruşunda renkleri çekici mi itici mi anlayamıyor insan...Tam kırmızının çoşkusuna kapılmışken mavinin huzuruna biraz da hüzününe ortak oluveriyor...

Huzurlu, hüzünlü, çoşkulu topyekün karışık olduğundaysa alacalı deyip çıkıyoruz işin içinden...

O kadar çok farklı durum o kadar çok farklı insan o kadar çok farklı mekan var ki şu ağaçta asılı sallanan...köprüler, yollar, denizler, dükkanlar, evler, caddeler, sokaklar, pastaneler, kitapçılar... yığın yığın dizi dizi bu karmaşanın merkezinde.

Bunları düşünecek tek bir akıl ( ki kusursuz ) bir çift göz, taşımak için bir çift el - kol...

Yetersiz gibi geliyor zaman zaman. Oysa bunlardan sayıca yoksun olanlar varken... Haddini aşmak gibi!

Dali İstanbul'da!

6 Ekim 2008 Pazartesi


Bir duyuru da buradan yapayım :)


http://www.daliistanbulda.com/

"Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), Akbank'ın sponsorluğunda ve 
Gala-Salvador Dalí Vakfı'nın işbirliğiyle, 
20. yüzyılın en önemli sanatçılarından, sürrealizm akımının temsilcisi Salvador Dalí'yi Eylül 2008'de ağırlamaya hazırlanıyor.

Salvador Dalí'nin kapsamlı bir retrospektifi niteliğini taşıyacak sergide; yağlıboya tablolar, çizimler ve grafiklerden oluşan 270 eserin yanı sıra, el yazmaları, fotoğraflar ve çeşitli dokümanlar yer alacak. Gala-Salvador Dalí Vakfı koleksiyonuna ait eserlerle, vakıf dışında gerçekleştirilen en büyük geçici sergi olma özelliğini taşıyacak sergi, 20 Eylül 2008 - 
20 Ocak 2009 tarihleri arasında izlenebilecek.

Serginin küratörü Montse Aguer Teixidor, İstanbulluların Salvador Dalí'yi ve onun olağanüstü sürreel dünyasını sergi sayesinde daha yakından tanıyacak olmasının altını çiziyor: "Sergi, eşsiz, yenilikçi, yetenekli ve farklı bir sanatçı olan Salvador Dalí'yi, ilk kez İstanbullularla buluşturacak. Bu evrensel ve provokatif sanatçının düşüncelerini, saplantılarını, ikonografisini ve olağanüstü sürreel dünyasını herkesin anlayabilmesini, daha yakından tanımasını sağlamayı amaçlıyoruz."


İlginize-bilginize sunulur :)

Hayaaaaaat Serdar'ı neden yoruyosuuuuuuuun?

5 Ekim 2008 Pazar

Var mı bu şarkıyı bilmeyen :D

Yok di mi?
Duymadım diyene de inanmam zaten, duymuşsunuzdur da dikkatinizi çekmemiştir, sözleri aklınızda kalmamıştır vs. Ama illa ki duymuşsunuzdur zira girdiğiniz her yerde duymanız mümkün.

Şarkının ismini bilmiyorum, aramaya da üşeniyorum şu an.

Günlük konuşmalarda, forumlarda vs. her yerde ben bundan nefret eden insanlara rastlıyorum, bir kişinin de "ah ben bayılıyorum" dediğini duymadım.
Ya bu şarkı yüzünden Serdar Ortaç'ı öldürmek istiyorlar, ya şarkıdan tiksiniyorlar ya da dalga geçiyorlar.
Eh peki madem, o zaman şunu sormak istiyorum, bu adam müzik yapmaya çalıştığına göre birileri muhakkak dinliyor değil mi onu, ben dinlemiyorum, sen dinlemiyorsun, kim dinliyor bu adamı o zaman Allah aşkına? Bu şarkıyı kim dinliyor da her yerde çalınıyor?

Ya da dinlediğimiz müzikten mi utanıyoruz? 
Var mıdır bu durumun bir açıklaması?
Keşke herkes ne dinlediğini anlatabilse, Serdar Ortaç diyince dalga geçmek ama deli gibi dinlemek bana açıkçası tuhaf geliyor, ya da neleri dinlersin diye sorulduğunda ne dinlediğini anlatamamak. (soft rock dinleyip "heavy metalci oldum ben" diyen insanlar tanıdım ben, tey teyyyyy. soft rock şarkıyı gösterip bak heavy metalci oldum dendi yani, açıklamayı yapayım da yanlış anlaşılmasın. Heavy metal dinliyorum ya da metalci oldum değil yalnız, "heavy metalci oldum")

Tuhaf, tuhaf.

Bir de hayat rica ediciim yorma şu Serdar'ı. Gına geldi. 

Hayatın bizi yormasından şikayet edip hop hop oynamak da ayrı bir tuhaflık..

Hayatta tuhaf olmayan ne var zaten di mi?

Evlilik üzerine...

Bugün kötü bir haber aldım. Yakın zamanda mutluluklarını gördüğüm bir çiftin boşanma haberi.
İnanmak istemedim. Korktum açıkçası.

İnsanlar birbirlerini severek bir yola giriyorlar. Üç,beş sene birliktelikten sonra evlenme kararı alıp noktayı koyduklarını düşünüyorlar. Gördüğüm kadarıyla işler böyle yürümüyor. Bu etrafımda gördüğüm mutsuz evlilikler beni bir hayli korkutuyor. Onlar da bir zamanlar mutlu ve umursamazdı ama şimdi? Anlaşılamayacak bir halde ayrılar.

Bu durumdan sadece kendilerinin zararlı çıktıklarını düşünüyorlar ama şu bir gerçek ki; yakınları,onları seven arkadaşları kısacası yakın çevresi en az onlar kadar üzülüyor bu duruma. Yani ben bile üzüldüten sonra...

Hayır anlamıyorum. Hiç mi sinyalini vermez bu anlaşmazlık durumu evlilik öncesi? Sen senelerce mutlu mesud yaşa,evlen akabinde de biz anlaşamıyoruz de boşan. Ne kadar kolay ya...

Gerçi şimdi konuşuyorum gelecekte başıma ne geleceği belli değil ama, uzaktan bakınca bunları düşünmeden edemiyor insan.

Bu olay üzerinde bir zamanlar okuduğum Can Dündar 'ın bir yazısı geldi aklıma ve buldum. Okumanızı isterim, sizinle de paylaşıyorum. Buyrun;

Can Dündar'dan evlilik

Evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için.
17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum aynı zamanda da...
Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor.
Evliliği toplumun dayattığı şekilde yaşamamaktan...

Nedir bu dayatmalar?

Erkeğin muhakkak kadından yaşça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine yada en azından eşit olması bunların sadece ikisi...
Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yaşça büyük olmalı ki, kadına "höt" dediğinde oturmalı kadın...
Yada yumuşatıyorlar; efendim kadın erkekten önce çöktügü için (hani doğum felan) küçük olmalıymış yaşı...
Eğitimde de böyle.. Kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış layıkı....

EŞİM BENDEN 2 YAŞ BÜYÜK; ne "höt" dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü...
Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti, "oo Can bey kapmışsınız çıtırı" esprilerine muhatap dahi oldum.

EŞİM 3 ÜNİVERSİTE BİTİRDİ; ben bi taneyi 9 senede bitirdim..
Ne o bana bilmişlik taşladı, ne ben ona ezik baktım...

Kulağa gelen müzik tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır der Halil Cibran...

Bunu unutmadık biz. Ben konuşurken o dinledi, Ben dinlerken o konuştu 17 sene.
O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o "haklısın bitanem..." dedik, öfke bitip fırtına durulduğunda "ama bi de böyle düşün" de dedik fikrimizi savunurken.
Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, aynı amaç için savaşan neferlerdik bu hayatta...

Asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği kadar aldık..
Ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon, kim bu saatte arayan karşı cins diye sorgulamadık da ama...

Sevginin en büyük dostuydu bizim için "güven"... Ve güvenin ardına saklanmış bir "saygı" vardı daima...

Ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede...
Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi süt liman yaşayacaktık...
Öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım bi gece, misafir odasında...
Gece yarısı kapı açıldı, eşim "ne yapıyosun burda?" diye sordu kapının eşiğinden,"uyuyorum" dedim buz gibi bi sesle...
Gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde yastıkla... "kay yana" dedi
daracık yatakta."ne yapıyosun?" dediğimde "benim yerim senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim" dedi...

Anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek...
Ve bence doğrusu da bu...
Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız hariç..
Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize...
Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41 inci çift olacaktık o listede...
Ama oyunun kurallarını biz koyduk... Nede olsa bizim oyunumuzdu, oynanan...
Evlilik; hesapsız içine dalınması gereken bir oyun bence...
Topluma kulaklarını tıkayarak hemde... Ne benim, ne de bizim sözlerimizle...
Sadece gönlünüzden geçtiğince...

Dediği gibi Ataol Behramoğlu' nun;

"... Yasadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır.
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana..."

CAN DÜNDAR


Nasıl bir başlık seçsem bilemedim.

Efenim genelleme yapıp bütün erkekler böyle diyemeyiz tabi ama bazıları ayı olup kızları rahatsız etsinler diye gönderilmişler sanki dünyaya!

Türkiye'nin en modern şehrinde yaşıyoruz güya, Galata Köprüsü'nün en yoğun olduğu saatlerden birinde önce 3 salak yol boyu arkamızdan gelip laf atıyor, gerilerinde kalıyoruz bulaşmak istemediğimiz için, yol kenarında bekleyip tekrar peşimize takılıyorlar, kalabalığa girince ayrı düşüyoruz pek sevgili sapıklarımızdan, bir da bakıyoruz karşıdan sırıtarak gelen 3 yeni sapık!

İstiklal'de cep telefonuyla dolaşıp çekim yapanlar var, yürürken yolu çekiyor, yanından etekli bir kız geçince telefon kızın bacaklarına çevriliyor, kız gözden kaybolana kadar kayıda devam. Sonra yeni bir kız beklemeye başlanıyor.

Günlerden bir gün diğer yazar kişimiz e.d'yle oturmuş yemek yiyoruz, mekan Barışarock. Arka masadaki manyak oturmuş fotoğrafımızı çekiyor.

Ee noldu? Ne yapacaksın onları? Çektin de başın göğe mi erdi? Hayır işin tuhaf tarafı her taraf giyinmeyi unutmuş kızlarla dolu. Bizse fazla açık giyinmeyi sevmeyen insanlarız. Onları çekse bir derece anlayacağım psikolojisini, "Sapık iştee, kol-bacak görmeye dayanamıyor" diye.

Aynı ortamda "ee öyle durup konser izlemeye mi geldiniz, hadi birlikte takılalım" da dendi bu bahsi geçen şahsiyetlere.. Festivalin bitiriliş sebebinin tamamen bu festivalin neden yapıldığını anlayamayan armutlar olduğuna da inanıyorum zaten ben. "Kız bulma" mekanı olsun diye yapmıyorlar adamlar festivali di mi?

20 yaşını geçmiş, çoktan reşit olmuş insanların hâlâ yolda yürüyen kızlara laf atmaktan ne keyif aldığını inanın aklım almıyor.

Diyorum ya bir de deriz ki İstanbul en modern şehrimiz, şöyle böyle... En modern şehrimizde durum böyleyse, gayet normal yoluna giden insanlara huzur vermiyorsa bazı erkek kişileri (erkek?) inanın modern olmayan şehir diye düşündüğümüz yerleri hâyâl bile edemiyorum. 

Sabahın 7'sinde ben yolumu zor görürken adam karşıdan kız geldiğini görüp laf atıyor yaa, nasıl bir gelişmişse algıları... Bir sabah tebrik edeceğim bir tanesini, gerçekten hak ediyorlar yani.

Yazık yaa valla yazık.. Eğitimsizlik desem değil, bu bünyeler Marmara Üniversitesi sınırları dahilinde de laf atan kırolar gördü çünkü. Ne desem bilmiyorum. Akıl eksikliği herhalde...

Yazının anlam ve önemine uygun bir de fotoğraf ekleyelim, ne derece gerçek bilmiyorum ama... Gerçek olduğunu hissediyorum.


Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

4 Ekim 2008 Cumartesi

http://tr.wikiquote.org/ 'da dolaşayım dedim biraz, daha doğrusu devamını hatırlayamadığım bir sözü google'da aradım, kendimi orda buldum. Film repliklerinin yazıldığı ayrı bir bölüm yapmışlar, ama durumu pek parlak değil, benim defterimde daha çok alıntı vardır o kadar söyleyeyim.


En sevdiğim filmlerden birinin başlığına tıkladım, çıkan alıntı sayısı "1", yazıyla "bir".

Çok önemli cümleler vardır o filmde aslında. Siz yazmassanız ben yazarım diyip hemen bir üyelik aldım, oturdum yazdım, böyle de paylaşımcı, böyle de topluma faydalı bir insanım :p (aman ne fayda ne fayda :D )

Efenim yazma işini bitirince filmler arasında dolaşmaya çıktım, "kingdom of heaven" başlığında şöyle bir cümleye denk geldim. (filmi izlemiştim ama hatırlayamadım bu cümleyi, neyse.)

"Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir"

Hani böyle oturulup üzerine düşünülesi sözler vardır ya, insan özellikle kendini işin içine katarak düşünmeli, değerlendirme yapmalıdır, işte o sözlerden biri bu da...

Paylaşayım istedim...

Babalar ve biricik kızlarına imiş...


Bugün bir yazı okudum. Yaratıcı bir kişilik sevimli ve bir okadar da sıcak,görüldüğünde yüz gülümseten bir çift terlik yapmış.

Bu terliği tanıtan yazının başlığı ise ; "babalar ve biricik kızlarına"...

"Çocukluğuma döndüm" demek isterdim. Ne yazıkki babamın ayaklarına basıp dans ettiğimi hiç ama hiç hatırlamıyorum. Gerçi düşününce, tek başıma bile kıpırdamazdım ya neyse...

Bu kadar sevimli bir icadı yapanın ellerinden öpmek lazım ki ne zaman baksam içimi ısıtan bir terlik bu.

İlk gördüğümde, sarışın kıvırcık saçlı sevimli mi sevimli bir kız çocuğu geldi aklıma. Fırfırlı geceliğini giymiş işten dönen babasını kapıda karşılıyor. Ellerinde zor taşıdığı bu sevimli terlikler, neredeyse babasının gözüne sokacak. Adam daha nefes almadan terlikleri miniğin elinden alıyor, giyiyor ve o sevimli kız babasının ayakları üzerinde uçarak dans ediyor. Bir de şöyle piyano ağırlıklı hafif ama neşeli bir müzik de lazım fonda. Ne kadar şeker değil mi?

Bir hikaye vardı kırmızı dans ayakkabılarıyla ilgili. O da aklıma gelen ikinci bir unsur. Ayakkabları giyen kız durmadan dans ederdi. Hikayeyi tam olarak hatırlayamıyorum ama aklıma takıldı şimdi:).

İşte işin özü Heidi'nin dedesinin potinlerine benzeyen bu terlikleri gördüm:). Gördüğüm anda aklıma geleni ve hissettiklerimi de paylaşayım istedim. İleride bir gün anne olursam bunları kızımla babasının ayaklarında görmek isterim. Güzel bir kare olurdu eminim.

Benin babamla böyle bir anım yok ama umarım her çocuğun hatırlayabileceği böyle bir anısı olur. Anımsamak güzel olsa gerek. Seni mutlu eden olayı kendi çocuklarına da yaşatmak... Neyse konu dağılıyor.

Sevgi dolu potinler ayaklarınızdan çıkmaz umarım :)...

Kaynak

Büyüme sırası RedPharos'ta

3 Ekim 2008 Cuma


Sevgili arkadaşlarım sLn ve e.d 'den sonra konu hakkında yorum yapma sırası bana geldi. Aslına bakarsanız daha önce kendi blogumda benzer bir konuda birşeyler karalamıştım buradan bakabilirsiniz :) (blogum hala tadilatta olduğundan bakma işlemini sonraya atmanız daha iyi olacaktır).

Daha önce de bahsettiğim gibi çocukluğum geleceğimle ilgili soru yağmurları altında geçti. Gerçi her çocuğun kaderidir bu tarz sorulara cevap vermek; "Büyüyünce ne olacaksın?".

Ben kendimi bildim bileli bu soruları cevapsız bıraktım çünkü, verilen cevabın gerçekliğine hiç ama hiç inanmadım. Ben bir mesleği şimdi istesem ne olur istemesem ne olur diye düşünmüşümdür hep. Çocuktuk neticede.

Hiçbir zaman doktor olmak,öğretmen olmak gibi klişe cevaplar verecek yeteneğim de yoktu. Zaten ne doktorlukta ne de öğretmenlikte gözüm vardı. Zamanla gördüklerim,bildiklerim ve istediklerim şekillendi ve uzun yıllar sonra sayısalla işim olmadığına asıl yapabileceklerimin yazma,çizme,konuşma olduğuna karar verdim.

Şimdi hala büyüyünce ne olacağımı bilmiyorum. Üniversiteden neredeyse mezun olacak olmama rağmen ve mesleğimin görünüşe göre klişe cevap dediğim "öğretmenlik" olacak olmasına rağmen geleceğin pek aydınlık olmadığı kanaatindeyim.

Aklımda editörlük,reklam yazarlığı ya da reklamcılık alanında herhangi bir meslek sahibi olmak var. Editörlüğü hala istememe rağmen, edindiğim bazı bilgiler meslekten bir kaç adım uzaklaşmama sebep oldu.

Ben büyümedim,hala büyüyorum. İçimdeki umut giderek buharlaşıyor fakat bir 30 yıl sonra da kendimi aynı şeyleri düşünürken bulmam olası. Şu an tek isteğim ileride pişmanlık duymayacağım bir meslek sahibi olmak.

Umarım yakında büyürüm. Büyünce ne mi olacağım?

Kararsız ve cevapsızım.

Kimseyi mimlemiyorum işte bugün hih...

büyüdün, ne olacaksın ?


Meslek konusunda ne kadar gel- git yaşadım çok ayrıntılı bir şekilde hatırlamıyorum açıkçası. Tek bilinen öğretmenlik konusunda tereddütsüz kabul edilir bir tavır vardı sanırım.

Öğrencisi olan bebekler yaratırdım çünkü ben çocukken. Barbie bebeğin kıyafeti de buna denk düştüğü için hiç sorun olmazdı. Takım elbisesi olan bir bebekti ve süslü şapkasını çıkarınca eli yüzü gayet düzgün bir bayan öğretmen sıfatını kazanıyordu ister istemez.

Gelip geçici doktorluk hevesi olmuştur büyük olasılıkla. İlkokulda plastikten bi yarım insan vardı iç organları çıkabilen. Onunla ilgili doktorculuk anılarımız baya fazlaydı aslında. Direkt organlarla tanışmak iğrenç olsa da görüntü itibariyle, çok gerçekciydi. Plastik kalp çıkarılıp tedavi edilebiliyordu o zamanlar sonra da çıkarıldığı yere tekrar monte ediliyordu.

Sonra anladım ki ben terzi olmak istiyorum. Annem terzilik yapmıyordu ama bize ve kendine çok güzel kıyafetler dikerdi. Artan kumaşlardan da ben bebeklerime kıyafet dikerdim. Sonra işleri bütüyüp kendime çantalar yapmaya başlamıştım.

Meslek olarak düşünmesem de bir dönem evdeki bütün baharatları birbirine karıştırıp nasıl bir tad yaratabileceğimi dener dururdum. Hiçbiri birlikte güzel olmuyor onu anlamıştım. Simsiyah bir renk hoşuma gitmezdi.

Sonra hamurlara merak sardım. Hamurdan bir sürü oyuncak yapmıştım kibrit çöplerinden kol ve bacakları olan , uçlu kalemlerin tepesinden çıkan kapaklardan da şapkaları olan küçük insanlar yapmaya başlamıştım bir dönem.

Tül çorap kartonunda ışık yakalamışım bir dönem de... İkiye katlanınca çok güzel el kitabı görüntüsünü alıyordu. içini doldurmak da bana kalmıştı. kareli kağıtlara yazılan hikayeler karton kapaklı bir formatta halkın hizmetine sunulurdu. Basım evi ile anlaşma gibi alengirli işlerimiz yoktu o zamanlar.

Bunların hepsi yazarken zincir oluşturdu kafamda sanırım. Biri diğerinin ardından geldi... Değişen meslekler neticesinde elimde net olan tek şey hala sabit, bu sevindirici. Dekoratör olur benden, yazar olur , modacı olur, aşçı olur...Öğretmen olurmu olmaz mı henüz karar vermiş değilim....
ben bankacı olamam, finans sektöründe intihar etme eğiliminde olurum, kasiyer olamam onlarda rakamlarla uğraşıyor. Mühendis olamazmışım ailemde 5 kişiden 3 ü mühendis olsa da...Bunun yanısıra, lisede bir dönemde bütün sayısal derslerini sırf sevmeye sevmeye yapmak zorunda olduğu için zayıf getiren biri varsa o da bendim. İkinci dönem sırf o karneyi eve götüreceğim için birinci dönemden aklımda kalan yüz ifadelerini değiştirmek adına canımı okumuştum( ki hiç kimse bana birşey söylemedi bile). Tek bir çizgi gözükmemeli o hanelerde en azından 2 yapabilirim mantığı da yok değildi hani. Ki o sıralar matematik öğretmenim bana '' matematiği sevmiyorsun sen galiba...'' dediğinde destursuz '' evet hiç sevmem ben nefret ederim'' dedikten sonra hocamın gözleri '' demek'' öyle ifadesine geçiş yapmıştı, hiç unutmam.

Bu saatten sonra güzel sanatların sınavlarına girme gibi bir şansım yok o şansları geri tepeli çok oldu farkındayım. Ama kapılar kapalıysa pencereleri zorlamak da bize düşer.

Emin olduğum tek şey; el emeği verilmiş işleri görmek beni mutlu ediyor. İnsanların hayatına renk katan renkler beni mutlu ediyor...Ve ben büyüdüm, en azından bir meslek sahibi olacak yaştayım. Şimdi sırada talihi bu yöne çekmek var. Olmaz ya bir gün bankada çalışmak zorunda kalırım, enazından yolun karşısında bir terzi, bir pastane bir de sanat atölyeleri olsun!


Büyüyünce ne olacaksın sLn?

Keyifsiz bir akşam geçiriyorum, canım sıkkın, dövecek adam olsa 1 saniye düşünmeyeceğim, feci bir mide ağrısıyla mücadele ediyorum, uykum yok ve eğer yatarsam düşünüp düşünüp iyice bozacağım sinirlerimi vs.


Yazarak stres atmaya karar verdim yine. Az önce nerden aklıma geldiğini hatırlamıyorum orta okul yıllarımdayken ne olmak istediğimi düşündüm, bir şeyler daha düşündüm sonra bunu yazıya dökmeye karar verdim. 

Epey sık değişirdi benim meslek hayalim...
İlkokul hayatım boyunca ne olacağımı soran herkes "bilmiyorum" cevabı almıştır benden. Gerçekten bilmiyordum... 

Sonra ortaokula geldik, hepimize anaokulu öğretmeni olmak çekici geliyordu o dönem, nasıl bir mantıkla istemişim bilmem, şu an en itici gelen meslekler sıralaması yapsam ilk sıralarda yer alır kesinlikle. Yakın bir arkadaşım meslek lisesindeydi, çocuk gelişimi okuyordu, muhtemelen sürekli kağıtlarla, kartonlarla, boyalarla oynaması bana eğlenceli görünmüştür bilmiyorum.

Geldik 8. sınıfa. O dönem en çok eğlendiğim ders matematik, tek sevimli matematik hocam da o döneme denk gelir zaten. Karar verdim, matematik öğretmeni olacağım!

Yine aynı dönem bir yerlerden arkeoloji diye bir şey duymuşum, biraz araştırmışım hoşuma gitmiş. Bir de ona benzer bir şey sandığım jeoloji var. (gülmeyin, internet mi vardı o zamanlar, öğretmenler desen evlere şenlik, kendileri bilmiyorlar ki bize öğretsinler, duymuşum işte, merak ediyorum.)
Karar değişti, arkeolog olacağım ya da jeolog!
Birkaç cümle önce bahsettiğim sevimli matematik öğretmenim aslen jeoloji mühendisiymiş, anlatıyor ne iş yapıldığını, ama bir çocuğun anlayabileceği dille tabi. Deprem, yer hareketleri falan diyor. hımm gayet güzel. Tamam işte karar kesin, ya arkeolog olacağım ya jeolog!

Hiç sormuyorum kendime jeoloji mühendisi bir ilköğretim okulunda neden matematik dersi veriyor olabilir diye :) İş alanı gibi kaygılarım yok ki. 

Geldik liseye, nerden çıktığını bilmediğim bir tarih ve coğrafya aşkı... Bir yandan da ingilizceyle fiziği seviyorum. 9. sınıf boyunca Edebiyat öğretmeni olmakla kafayı bozmuşum ama çok uzun yazı çıkar ondan, girmiyorum o yüzden...

Alan seçimi yapılacak, tavır konuldu, süper lisedeyiz ya (yabancı dil ağırlıklı lisenin halk dilindeki kullanımı, başka bir süperliğini görmedik :) ) sosyal alanını seçemeyiz, ayrıca sınıfın parlak öğrencilerinden de biriyiz, katiyen olmaz, ne işimiz var sosyalde?

Tarih de coğrafya da yalan oldu. Bu kez iki ayrı hoca arasında başlayan çekişme... Fizikçi fen alanına çeker, ingilizce hocası dil alanına... İngilizce hocası "ingilizcen çok ii, ayrıca seviyorsun da, kesinlikle dil seç" der gördüğü her yerde, toplantıda anneme gaz verir durur dili seçtirmesi için. Fizikçiyse "fizik dersinde çok başarılısın, kesinlikle başka bölüm seçtiğini duymak istemiyorum, fendesin" der ve cevabını beklemeden geçer. sLn "tarih-coğrafya" der ama kimse duymaz tabi.
Neyse, kazanan İngilizce hocası olur. Fizikçi trip yapar. Aslında fen alanını seçmekten bir önceki gece vazgeçilmiştir, sebep 2 yıl önce favori dersim olan matematik!

Fen alanına geçiş yaptırmak için fizikçi her yakaladığında ikna etmeye çalışır ama dönüş yoktur.

Gelinir 10. sınıfa. Tiyatrocu olma aşkı kaplar sLn'in ve en yakın arkadaşının içini. sLn ağlama krizleri eşliğinde "öğretmen olmak istemiyoruuuuum" der durur günlerce evde. Şehir tiyatrolarının kapılarında yatılır, isimlerini yazmayacağım sevimli insanların başı şişirilir. Oyundan önce saatlerce dil döker bazı oyuncular bana :p Tabi onlar tiyatro için gaz verme modundalardır. "Bak ben önce üniversiteyi bitirdim, sonra tiyatro eğitimi aldım, sen de önce bitir sonra başlarsın tiyatroya sLn, hem yaşın da büyük olacağı için daha rahat edersin, ailen de karışmaz fazla, ama sen yine de gel provaları izle, hatta provalara da katıl, denemeler yapalım seninle"...

sLn uçar! Telefon numaraları alınır oyuncu abilerin ama sLn herşey gibi o hevesinden de çabuk vazgeçer...

Lise sona gelinir, artık dönüş olmadığının farkına varılmıştır, ii bari ingiliz dili edebiyatı, amerikan kültür edebiyatı ne olursa girip okuyalım, sonra bir şekilde yön veririz hayatımıza denir. Aslında deli gibi "İtalyan dili edebiyatı" ya da "İspanyol dili edebiyatı" istenir ama o yıl İstanbul içinde bu bölümler açılmaz, sLn de ankaraya gitmeyi istemez ve bu hayal de suya düşer.

Sınava girilir. Anne kişisi dershane öğretmenlerinin "çocuklara baskı yapmayın" gazıyla bir konuşma yapmaya gelir.
-Kızım hani olur da İstanbul dışı falan kazanırsan bişeyler yaparız göndeririz, karışmaz kimse...
cümleyi bitirmeden sLn cevap verir.
-Ben İstanbul'dan başka bir yerde okumam anne!

Tercihler yapılır, 7 bölüm yazılır sadece, deli gibi Marmara'da okumayı istemektedir bahsi geçen kişi. (aklına ediyim senin!) Sonuçlarda "Marmara Almanca" yazısını görmek için dua edilir, "Marmara Fransızca" yazısı görülmesi üzerine saatlerce bir odaya kapanıp ağlar sLn kişisi. Ardından en yakın arkadaş aranır.
-Benim Marmara Fransızca, okumayı istemediğim tek bölümdü yaaaa, senin ne?
-Benim de Fransızca
Kısa bir sessizlik
-Ama Gazi.
Koca bir hâyâl kırıklığı daha!

İstemeye istemeye okula başlanır. Sonra en yakın arkadaşla Marseille'de café-pastane benzeri bir şey açma hâyâli kurulur, bütün hâyâllerin olmazsa olmaz elemanıdır bahsettiğim yakın arkadaş kişisi zaten..

An itibariyle Marmara'da Fransızca Öğretmenliği, AÖF'de dış ticaret okumaktadır bahsi geçen sLn kişisi. Hâlâ öğretmen olmayı zerre kadar istememektedir. KPDS sınavına girip bir de İngilizce sertifikası alma planı vardır ama vazgeçmesi de mümkündür. İki gün önce eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme eylemi yapılmış, sLn kişisinin bir de "lan acaba ALES'e girmeli miyim" diye düşünmesine sebebiyet verilmiştir, ne yapacağı bilinmemektedir. Ne olmak istediğini de bilmemektedir.

Durmadan fikir değiştirmişsin ama içinde özellikle ukde kalan biri var mı derseniz cevabım galiba arkeoloji ve italyan dili edebiyatı olur.

İçimde ukde kalan tek şey bunlar değildir, sLn kişisi alışıktır ukdelere, hiçbirini atlatamadığı gibi bunları da atlatamaz, hayatı boyunca izlerini taşır ama olsun...
(böyle de mesaj vermiş olalım, gideceği yeri bildiğini umalım...)